29 Ağustos 2014, Cuma
Normal site
Kürtler-Şii Araplar: İttifaktan Çatışmaya

Sinan Tavukçu
27 Nisan 2013 Cumartesi 05:26
Yazarımız Sinan Tavukçu bundan 1 yıl önce şuanda Musul'da yaşanan olayları görmüş ve kaleme almış. İşte 27.04.2013 tarihli o yazı...

Irak, siyaseti esas olarak etnik ve dini yapılar tarafından belirlenen bir ülkedir. Bu nedenle, etnik ve dini yapıların devlet modeli tercihi, bu yapıların ülke içindeki ve dışındaki ittifakları, Irak’ın geleceğini belirleyecek temel unsurlardır. İşgal öncesi ve sonrasında, etnik ve dini yapıların pozisyonlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini gözlemlemek, Irak’ın geleceği hakkında tahminde bulunmak bakımından oldukça önemli ipuçları vermektedir.

Uzun yıllardan beri nüfus sayımı yapılamayan Irak’ın nüfusu 2012 yılı itibariyle 32 milyon olarak tahmin edilmektedir. Etnik bakımdan nüfusun yüzde 75–80’si Arap, yüzde 15–20‘si Kürt, yüzde 5’i Türkmen, Asuri ve diğer halklardan meydana gelmektedir.

Dini bakımdan nüfusunun yüzde 97’sini Müslümanlar, geri kalanını ise Hıristiyanlar teşkil etmektedir. Müslüman nüfusun yüzde 60-65’ini Şiilerin oluşturduğu Irak’ta, Müslüman nüfusunun geri kalan kesimi Sünnî’dir. Arap nüfusunun yaklaşık yüzde 30’u, Türkmenlerin yaklaşık yarısı, Kürtlerin ise yüzde 90’ından fazlası Sünnî’dir. Yüzde 5’lik Hristiyan nüfusunun içerisinde Süryani, Keldani, Katolik Arap ve Ermeni topluluklar bulunmaktadır.

Coğrafi yerleşim bakımından Araplar Duhok, Erbil, Süleymaniye ve Kerkük dışında kalan 14 şehirde nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. Kürtler ise çoğunlukla Erbil, Süleymaniye ve Duhok’ta yaşamaktadır. Ayrıca, Musul, Kerkük ve Diyala’da ciddi bir Kürt nüfusu mevcuttur. Türkmenler ise çoğunlukla Erbil, Kerkük ve Musul vilayetlerinde yaşamaktadırlar. Selahaddin ve Diyala’nın bazı ilçe ve kasabalarında da çok sayıda Türkmen bulunmaktadır.

İşgal öncesindeki Irak’taki Baas rejimi Sünnî Arap azınlığa dayanıyordu. Şii Araplar ve Kürtler sistemden dışlanmışlardı. ABD ve müttefiklerinin 20 Mart 2003’te gerçekleştirdiği “Irak’a Özgürlük Operasyonu” adıyla bilinen işgal sonunda Saddam rejiminin yıkılması ile eski rejimin mağdurları yeni sürecin aktörleri haline geldiler.

Anayasa Yapımında Kürt-Şii Arap ittifakı

İşgal öncesinde, merkezi yönetimin kendisine dayanmış olduğu Sünnî Araplar, Irak’ın toprak bütünlüğünün ve üniter yapısının devam ettirilmesini savunurken, Şiiler Irak’ın güneyinde federal bölge oluşturulmasını, Kürtler de kuzeyde federe bir Kürt devleti kurulmasını talep ediyorlardı. Ancak, işgal sürecinde Şii ve Sünnî Arapların sistem içindeki rollerinin değişmesi, yönetimde hâkim hale gelen Şiilerin merkezi idare taraftarı olmasına, bu defa bazı Sünnî gurupların federasyon yanlısı olmalarına neden olmuştur.

ABD’nin 2003 Mayıs başında savaşın sona erdiğini açıklamasıyla birlikte Irak için yeni bir süreç başlamıştır. 16 Mayıs 2003’te Paul Bremer başkanlığında kurulan Geçici Koalisyon Otoritesi, ABD’nin isteği doğrultusunda, Irak’ı demokratik ve federal bir devlet olarak yapılandırmakla görevlendirildi. Demokratik ve federal bir devlet kurulması hedefi için, eski dönemin mağdurları olan Şii Araplar ve Kürtler ittifak ettiler. ABD’nin de onayladığı bu ittifak, işgal sonrası Irak devletinin yapılandırılmasında başat rolü oynadı. Nitekim 13 Temmuz 2003’te Iraklılardan oluşan Geçici Yönetim Konseyi’ne bu ittifak açık biçimde yansımıştı. Konseyin 25 üyesinin 13’ü Şii, 5’i Sünnî Arap, 5’i Kürt, 1’i Türkmen, 1’i de Asurilerden oluşmaktaydı. 1 Eylül 2003’te 25 bakanlığa yapılan atamalarda da Şiilere 13, Sünnî Araplara 5, Kürtlere 5, Türkmen ve Asurilere birer bakanlık verilmişti.

15 Ekim 2005 tarihinde referandum ile kabul edilen Irak Anayasası’nı hazırlanma komisyonunda Sünnî temsilci yoktu. Sonradan eklenen Sünnî temsilcilerin anayasa hazırlama sürecinde etkili olmasına da müsaade edilmedi. Sonuç itibariyle anayasa taslağı Şii ve Kürt temsilciler tarafından hazırlandı ve bu ittifakın Anayasa metnine ruh ve şekil verdiği görüldü.

1990 Anayasasında Irak halkının Arap ve Kürt unsurlarına dayandığı belirtilmekle birlikte, Irak’ın Arap milletinin bir parçası olduğu hüküm altına alınmıştı. Yeni anayasanın 3. maddesinde Irak, milletler, dinler ve mezhepler ülkesi olarak tarif edildi, fakat Arap milletinin bir parçası olarak değil, Arap Birliğinin kurucu, aktif üyesi, Arap Birliği sözleşmesine bağlı ve İslam âleminin parçası olarak tarif edildi.

Federal bir devlet yapısını öngören Anayasa’da; Irak Cumhuriyeti’ndeki federal sistemin başkent, bölgeler, bir bölgeye bağlı olmayan vilayetler ve yerel yönetimlerden oluştuğu (madde 116), Federal Makamların görev alanı içerisinde sayılmayan bütün yetkilerin Bölgelere ve bir bölgeye dâhil olmayan vilayetlere verildiği, Federal Otorite ile Bölgesel ve Vilayet Yönetimleri arasında diğer yetkilerin kullanımı konusunda anlaşmazlık ortaya çıktığı takdirde, Bölge ve Vilayet yasalarının geçerli olduğu(madde 115), bu anayasa yürürlüğe girdikten sonra Kürdistan Bölgesi mevcut makamlarının federal bir bölge olarak kabul edileceği(madde 117/1), bu anayasanın, hükümleri uyarınca kurulacak yeni bölgeleri tanıyacağı(madde 117/2), bir veya daha fazla sayıda vilayetin anayasada belirtildiği şekilde talep etmesi durumunda referandumla bir bölge oluşturma hakkına sahip olduğu (madde 119), Bölgesel Otoritenin, federal anayasaya tezat teşkil etmeyecek şekilde bölgesel bir anayasa hazırlayacağı(madde 120), anayasada Federal Otorite görev alanı içerisine dâhil edilen konular dışında, Bölgesel Otoritelerin anayasaya uygun olarak yasama, yürütme ve yargı erklerini kullanma hakkına sahip oldukları, federal yasa ile bölge yasası arasında bir uyuşmazlık ortaya çıktığı takdirde, Bölgesel Otoritelerin bölgede federal yasanın uygulamasını düzeltme hakkına sahip bulundukları(madde 121/1-2), kaynak ihtiyaçları ve nüfusu göz önünde tutularak Federal Otorite tarafından toplanan kaynaklardan bölgelere adil bir pay verileceği (madde 121/3), Bölgesel Hükûmetin başta bölgesel güvenlik birimlerinin kurulması ve örgütlenmesi olmak üzere bölgenin bütün idari ihtiyaçlarının karşılanmasından sorumlu olduğu(madde 121/5), hükümleri yer aldı.

Bu Anayasa ile Kürt yönetiminin özerkliği hem anayasal güvence altına alınmış hem de silahlı güçleri meşrulaştırılmıştır. Bu arada, yeni federe bölgeler oluşturma hakkı tanınmak suretiyle, Irak’ın güney bölgelerinde öteden beri federasyon düşüncesinde olan Şii Arapların da bu niyetlerine karşılık verilmiştir.

Seçimlerde Kürt-Şii Arap İttifakı

Anayasa hazırlamakla görevli geçici bir meclis teşkil etmek amacıyla yapılan Ocak 2005 genel seçimleri, ülkenin Şii Arap, Sünnî Arap ve Kürt bölgeleri arasında fiilen bölündüğünü göstermiştir.

Ocak 2005 seçimlerine Irak’taki 14 milyon seçmenin 8.5 milyonu katılmış, Sünnîlerin boykotu nedeniyle seçimlere katılım oranı %58’de kalmıştır. 275 sandalyeli mecliste, 140 milletvekilliği Ayetullah Sistani’nin desteklediği Birleşik Irak (Şii) İttifakı tarafından kazanılmış, Kürt ittifakı 75 milletvekili, Iyad Allavi’nin çoğunlukla laik ve orta sınıf Şii nüfusuna dayanan partisi 40 milletvekili, diğer partiler ise 20 milletvekili çıkarmışlardır. Bu partiler arasında Arap Sünnîler sadece altı milletvekilliğini kazanmıştır.

Seçimden sonra Nisan ayında toplanan Irak Meclisi, Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (IKYB) lideri Celal Talabani'yi devlet başkanı olarak seçmiştir. Talabani “Irak Geçiş Hükûmeti” kurma görevini Şii lider İbrahim Caferi’ye verdikten sonra, 3 Mayıs 2005’te, Şii ve Kürtlerin ağırlığını oluşturduğu geçiş hükûmeti İbrahim Caferi başbakanlığında kurulmuştur.

Anayasa’nın kabulünden sonra, 15 Aralık 2005 tarihinde, Irak’ta ikinci bir genel seçim yapılmıştır. Bu seçimden önce, Türkiye’nin girişimiyle 4 Aralık 2005 tarihinde 4 Sünnî grubun temsilcileri ve ABD’nin Irak Büyükelçisi Zalmay Halilzad İstanbul’da bir araya geldiler ve daha önceki seçimi boykot eden Sünnîler seçime katılmaya ikna edildiler. Seçimlerde, Birleşik Irak İttifakı (Şii)128, Kürdistan İttifakı 53, Irak Uyum Cephesi (Sünnî) 44, Irak Ulusal Listesi (Sünnî) 25, Irak Ulusal Diyalog Listesi (Sünnî) 11, Kürdistan İslam Birliği 5, diğerleri 9 milletvekili çıkardı.

2006 Mayıs’ında Celal Talabani, devlet başkanlığına ikinci kez seçildi ve hükûmeti kurma görevini Nuri el Maliki’ye verdi. Yine Şii ve Kürtlerin ağırlıkta olduğu bir hükûmet teşkil edildi. Ancak 2007 yılında, kabinede temsil edilmediği gerekçesiyle önce Şii Fazilet Partisi, daha sonra Nuri el Maliki yönetiminden rahatsız olan Sadr bloku Şii Birleşik Irak İttifakı’ndan ayrıldı ve hükûmette görev alan 6 bakanını çekti. Kabinedeki parçalanma karşısında Nuri el Maliki, dört partili yeni bir Şii-Kürt bloğu kurarak hükûmetini devam ettirmeyi başardı. Bu dört parti; Maliki’nin Şii İslamcı Dava Partisi ve el Hekim’in Irak İslam Yüksek Konseyi ile Mesud Barzani’nin Kürdistan Demokratik Partisi ve Celal Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği'nden oluşuyordu.

Bu genel seçimlerden sonra ilk defa, 31 Ocak 2009'da mahalli seçimler yapıldı. 2006 yılı sonrasında Irak genelinde yaşanan şiddet olayları ve Kürtlerin merkezi hükûmetten ayrılma eğilimleri Iraklıların zihninde parçalanma korkusu yaratmıştı. Bu seçimlerde, Iraklılık kimliğini vurgulayan Maliki’nin merkeziyetçi tutumu aşiretler nezdinde karşılık buldu ve üniter Irak yanlılarının onun etrafında toplanması sonucunu doğurdu. Nuri el Maliki liderliğindeki ”Kanun Devleti Listesi”, Vilayet Konseyi Seçimleri’ndeki toplam 440 sandalyeden 126’sını kazandı, Bağdat, Basra, Necef, Babil gibi birçok yerde diğer Şii partilerin önüne geçerek önemli siyasi güç elde etti. Ammar el-Hekim liderliğindeki Şii Irak İslam Yüksek Konseyi (IİYK)’nin, Irak’ın güneyinde Şii nüfusun ağırlıkta olduğu dokuz vilayetin birleşmesiyle oluşacak bir bölgenin oluşturulmasını savunurken, Maliki’nin buna karşı çıkması üniter Irak yanlılarının sempatisini kazandırmıştı. Öte yandan, IİYK’nın İran yanlısı tutumu da Maliki’nin başarısında etkili olmuştu.

7 Mart 2010 tarihinde Irak Meclisi’nin 325 temsilcisini seçmek üzere üçüncü defa genel seçim yapıldı. Seçimlerin sonucunda, El Irakiye Listesi 91 milletvekili ile birinci parti olurken onu 89 milletvekili ile Kanun Devleti Koalisyonu, 70 milletvekili ile Irak Ulusal İttifakı ve 45 milletvekili ile Kürdistan İttifakı takip etti.

Iyad Allavi önderliğindeki oluşumuna Türkiye'nin de destek verdiği, El Irakiye Listesi, Sünnî Arapların, eski Baasçılar ve milliyetçi Arapların yanı sıra Irak Türkmen Cephesi’nin de yer aldığı geniş katılımlı bir listeydi. Başbakan Nuri el Maliki’nin liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu, İslami Dava Partisi’nin çevresinde toplanan çok sayıda küçük partilerden ve mahalli aşiret liderlerinden oluşmuştu. 2009 mahalli seçimlerinde, Iraklıların parçalanma korkusunun tercihlere yansıdığı görüldüğünden, hem El Irakiye Listesi hem de Kanun Devleti Koalisyonu seçimlerde merkeziyetçiliğe sahip çıkan, milliyetçi, laik bir dil kullandılar. Irak Ulusal İttifakı’nı ise ağırlıklı olarak Dava Partisi dışında kalan diğer Şii partiler oluşturmuştu. Sadr Grubu, 39 milletvekiliyle ittifak içerisinde yer alan partiler arasında ilk sırayı almıştı. Merkeziyetçilik-federalizm, milliyetçilik-İslamcılık eksenlerinde alınan pozisyonlar Şii koalisyonlarını şekillendirmişti.

2010 yılında yapılan seçimin neticesinde hiçbir ittifak tek başına iktidar olabilecek kadar milletvekili çıkaramamıştı, hükûmet kurma pazarlıkları 9 aydan fazla sürdü. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun2010 Kasım başında önce Erbil'e ardından da Bağdat'a giderek Iraklı siyasi liderlerle tek tek görüşmesinin de etkisiyle, “Erbil Mutabakatı” adı verilen bir uzlaşma ile Celal Talabani’nin Cumhurbaşkanı olarak kalması, Meclis Başkanlığı'na Sünnî Usama El Nuceyfi’nin seçilmesi ve Nuri el Maliki’nin Başbakanlığı alması hususunda uzlaşmaya varıldı. Seçimde ikinci olan Kanun Devlet Koalisyonu ile üçüncü olan Irak Ulusal İttifakı’nın, Ulusal İttifak adı altında birleşmesinden sonra, bu Şii ittifakı 159 sandalyeyle mecliste çoğunluğu sağladı. Ulusal İttifak, Kürdistan İttifakı ve Irak Ulusal Hareketi (El Irakiye Listesi)’nin katıldığı bir koalisyonla 21 Aralık 2010 tarihinde hükûmet kuruldu.

Herhalde bu hükûmet, Şii-Kürt ittifakının son hükûmeti olmuştur. Aşağıda sebepleri açıklanmaya çalışılacağı üzere, Maliki’nin kazandığı güç dolayısıyla pervasızlaşması ve otoriter eğilimler sergilemeye başlaması, Suriye’de halk ile Baasçı rejim arasında yaşanan çatışmada (Şiilerin Irak Baas rejiminin mağduru olmalarına rağmen) mezhepçi reflekslerle İran’la birlikte Baas rejimine destek vermeleri, Kerkük meselesinde Kürtlerin tavrı, petrol üretme ve gelirinin paylaşımı hususunda bölge yönetimleri ile merkezi hükûmet arasında yaşanan gerginlikler Şii Araplar ile Kürtler arasındaki ittifakı sona erdirmiş, konjonktüre göre Şii Araplara karşı Kürtlerle Sünnî Arapların birbirleriyle ittifak ettikleri ya da Arap kimliği dolayısıyla Şii ve Sünnî Arapların Kürtlere karşı birlikte hareket ettikleri görülmeye başlamıştır.

İttifakı Parçalayan Faktör: Petrol

1968 sonrasında Baas rejiminin hâkim olması ile birlikte, Irak devletinin sermaye yapısı yıldan yıla artmakta olan petrol gelirlerine bağımlı kılınmış, 1972 yılında Irak Petrol Şirketi’nin millileştirilmesiyle birlikte petrol, Baas Partisi’nin siyasi, ideolojik, ekonomik ve askeri gücünün aracı haline getirilmiştir. Böylece, “rant dağıtan devlet modeli” Irak’ın devlet modeli haline gelmiştir. Rant dağıtımı ekonomisine bağlı devlet modeli 2005 yılında kabul edilen Irak Anayasası’nda da benimsenmiş, petrol ve doğalgaz üretimi bölge yönetimlerine verilirken, (devlet bütçesinin yüzde 96’sını oluşturan) petrol gelirinin paylaştırılmasını merkezi hükûmet üstlenmiştir.

Irak Anayasası’nda yer alan petrol ve doğalgazın çıkarılması ve satılmasına ilişkin düzenlemeler ve anayasa metnindeki ifade muğlaklıkları, merkezi yönetim ile bölge yönetimleri arasındaki ihtilafların kaynağını oluşturmuştur.

Irak Anayasası’nın 111. maddesinde, petrol ve doğalgazın çeşitli bölge ve vilayetlerde yaşayan tüm Irak halkının malı olduğu ifade edilmiş, 112. maddesinin birinci fıkrasında, “Federal Hükûmet, mevcut yataklardan çıkarılan petrol ve doğal gaz yönetimini Bölge Hükûmetleri ve Vilayetlerle birlikte yapar. Elde edilen gelir, ülkenin tamamında nüfus dağılımına göre adaletli bir şekilde dağıtılır. Eski rejim tarafından haksız bir şekilde mahrum bırakılarak zarara uğratılan veya sonradan zarar gören bölgelere, tüm bölgelerin de dengeli olarak kalkınmasını sağlayacak şekilde belirli bir süre için ilave pay verilir. Bu husus yasayla düzenlenir.” hükmüne yer verilmiştir.

Anayasa’nın 112’inci maddesinde yer alan “mevcut” petrol ve doğalgaz yatakları ifadesindeki muğlaklık, Kürtler, Sünnî ve Şii Araplar arasında pek çok ihtilafın doğmasına sebebiyet vermiştir. 2010 yılı OPEC yıllık verilerine göre ispatlanmış 143 milyar varil petrol rezerviyle dünyada ikinci sırada bulunan Irak’ta, üretim için geliştirilmiş 24 alan ve keşfedilen ama üretim için henüz geliştirilmeyen 71 alan mevcuttur. Ayrıca, 3,2 trilyon metreküp ispatlanmış doğalgaz rezervi de bulunmaktadır. Keşfedilen ama üretim için henüz geliştirilmeyen alanlar ile anayasanın kabulünden sonra keşfedilmesi muhtemel petrol ve doğalgaz alanlarının “mevcut alan” kapsamına dâhil olup olmadığı ülkede ciddi tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Güney’de yaşayan Şii Araplar ve Kürtler, keşfedilen ama üretim için henüz geliştirilmeyen alanlar ile keşfedilmesi muhtemel petrol ve doğalgaz alanlarının “mevcut alan” kapsamına dâhil olmadığını iddia etmektedirler. Irak petrollerinin %75’i Irak’ın güney bölgesinde, %25’i Irak’ın kuzey ve orta bölgesinde yoğunlaşmıştır. Bölgesel Kürt Yönetimi’nin kuzey bölgesinde kontrol ettiği rezerv %6 olup, Kerkük buna dâhil değildir. Kerkük bölgesinin rezerv miktarı ise %14’tür. Petrol rezervlerinin bulunduğu coğrafya, tarafların bu tartışmadaki pozisyonunu tayin etmesinde belirleyici olmaktadır.

Keşfedilen ama üretim için henüz geliştirilmeyen alanlar ile keşfedilmesi muhtemel petrol ve doğalgaz alanlarının “mevcut alan” kapsamına dâhil olmadığının kabul edilmesi halinde bu durum, söz konusu alanların hem yönetimi hem de gelirlerinin paylaşılmasında, federal hükûmet, bölgeler ve valilikler arasında sürekli bir probleme dönüşme potansiyelini taşımaktadır. Petrol ve doğalgazın yoğun olarak bulunduğu bölge halkları ile bundan yoksun diğer bölge halkları arasında, petrol gelirlerinin dağıtılmasından kaynaklanacak çatışmalar ülke bütünlüğünü tehdit etmektedir. Sünnîlerin ağırlıklı olarak yaşadığı orta ve batı Irak bölgelerinin petrol bakımından zayıf olması, Sünnî Arapları ister istemez çatışmanın merkezine taşıyacaktır.

Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Petrol Anlaşmaları

Irak Anayasanın 117.maddesiyle tanınan Bölgesel Kürt Yönetimi, Federe Yönetimin itirazına rağmen, ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesinden yaklaşık 1 ay önce (ABD'nin Irak'ı işgali 15 Aralık 2011'de resmen sona ermiştir), Exxon şirketi ile 6 petrol sahası için uluslararası bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmayı, 40 arama bloğunda petrol arama, üretim ve geliştirme faaliyetleri yapmak üzere, Hint, İngiliz, Amerikan, Kanadalı, Fransız, Moldova, Macar, Çin, Rus, G.Kore, Avusturya, Avustralya, Norveç, BEA, Türkiye v.s. ülkelerden yaklaşık 40 petrol şirketi ile konsorsiyum veya tekil olarak imzalanan 50’ye yakın anlaşma takip etmiştir.

Amerikan Enerji Enstitüsü’nün (USC) hazırladığı bir raporda, Kuzey Irak’ta 50 milyar varil petrol ve 3 trilyon metreküp doğalgaz olduğu tahmin edilmiştir. Kürt bölgesi ve Kerkük civarındaki sahaların geliştirilip üretime konulması halinde, bu bölgelerdeki toplam üretim kapasitesinin günlük 2–3 milyon varile çıkabileceği uzmanlar tarafından öngörülmektedir. Bütün bu tahminlere rağmen Sünnî ve Kürt bölgelerindeki yöneticiler, merkezi yönetimin Sünnî ve Kürt bölgelerinde petrol arama ve üretim çalışmaları yapmadığını, siyasi nedenlerle zenginleşmelerinin istenmediğini iddia ederek kendi yollarını çizmeye çalışmaktadır. Irak Anayasa’sının 112. maddesinin enerji kaynaklarının çıkarılmasını ve işletilmesini federal hükûmet ile bölgesel yönetim veya valiliklerin inisiyatifine bırakıyor olması, bu bölgelerin inisiyatif kullanmalarına yasal meşruiyet tanımaktadır.

Bölgesel Kürt Yönetiminin yaptığı uluslararası anlaşmalar ve çıkarılan petrolün uluslararası piyasaya sevki için Türkiye ile müşterek yeni boru hatları inşa teşebbüsü Federal Hükûmetin hiddetine sebep olmuştur. Anayasa’ya göre gelir dağılımının kendisine bırakıldığı Bağdat, merkezi yönetimin izni olmadan yapılan üretim ve satış anlaşmalarının kaçakçılık girişimi olduğunu iddia etmekte, Kürt yönetimi ile anlaşma imzalayan şirketlerin Irak’ın diğer bölgelerinde yatırım yapmalarına izin verilmeyeceğini belirterek bu şirketlerin kara listeye alınacağını açıklamaktadır. Nitekim merkezi Irak yönetimi Kasım 2012’de 25 milyar dolarlık dört projede ortaklığı bulunan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) Irak’ın güneyindeki petrol sahalarında petrol arama kontratını iptal etmiştir. Anayasa hükmü gereğince hâlâ nüfus sayımının yapılmamış olması ve “Ulusal Petrol ve Gaz Yasası”nın meclisten geçmemiş olması, Federe Yönetimin gelir dağılımı yetkisini kullanmasına engel teşkil etmektedir.

Bir Başka İhtilaf Kaynağı: Kerkük

Kerkük’ün statüsü, Irak’taki muhtemel çatışmaların bir diğer önemli kaynağı olmaya adaydır. Irak petrol rezervlerinin %14’nün Kerkük’te bulunuyor olması, Kerkük’ü merkezi hükûmetle, Kerkük’ü Kürtlerin “Kudüs”ü olarak gören Kürtler arasında hâkimiyet mücadelesi alanı haline getirmiştir.

Tarihi itibariyle bir Türkmen şehri olan Kerkük, 9 Nisan 2003’te Bağdat’ın düşmesinin ardından ABD işgal güçlerinin yanı sıra Kürt peşmergeleriyle dolmuştur. 2003’ten sonra Kerkük’e yönelik Kürt göçleri sonucu Kerkük’ün siyasal ve sosyal dengesi bozulmuş, 2003 yılında 830 bin olan Kerkük nüfusu 2012 yılı itibariyle yaklaşık 1,5 milyonu bulmuştur. Kerkük’ün siyasal ve sosyal dengesinin bozulması sonucu, 15 Aralık 2005’te yapılan seçimlerde, 41 üyeli Kerkük Vilayet Yönetimi’nde Kürtler 26, Türkmenler 9, Araplar ise 6 üyeye sahip olmuş, Kerkük Vilayet Meclisi Başkanlığına Kürt kökenli Abdurrahman Mustafa seçilmiştir.

Irak anayasasında Kerkük’e özel bir statü tanınarak, 140. maddeyle Kerkük için 2007’nin sonuna kadar bir yol haritası çizilmişti. Buna göre Kerkük’te öncelikle demografik haksızlıkların giderilerek bir nüfus sayımı yapılması ve ardından Kerkük’ün statüsünü belirleyecek bir referandum yapılması öngörülmüştü. Ancak 31 Aralık 2007’ye kadar Kerkük’te referandum yapılamaması sebebiyle 140. maddenin süresi dolmuştur. 2008 Temmuz’un da çıkan yerel seçim yasasında Kerkük için yeni bir yol haritası daha ortaya konulmuş, buna göre Kerkük’teki yönetimden Kürt, Türkmen ve Araplara yüzde 32, Hıristiyanlara ise yüzde 4 pay verilmesi ve Kerkük Vilayet Meclisi Başkanı’nın Türkmen olması öngörülmüştür. Ayrıca Kerkük’te bir nüfus sayımı yapılarak, haksızlıkların giderilmesi ve buna göre seçmen listelerinin oluşturularak, Kerkük’te yerel seçimlerin yapılması planlanmıştır. Ancak Kerkük’te süreç uygulanamadığından yerel seçimler yapılamamış ve yönetim aynı şekilde devam etmiştir.

Kerkük’teki Kürt nüfuzunun artırılmasına karşı Türkmenler ve Araplar ortak hareket etmişlerdir. Ancak, Türkiye’nin bölgedeki Kürt politikasının değişmesi ile birlikte, Irak Türkmen Cephesi (ITC) ve Kürt siyasi partileri arasındaki çatışma yerini yumuşamaya bırakmıştır. Bunun neticesinde, 2011 Mayıs’ında, Kerkük Vilayet Meclisi Başkanlığına Kürt kökenli başkanın yerine Türkmen Hasan Turan getirilmiş, IKYB tarafından ITC’ye yeniden Erbil’de büro açma imkânı verilmiştir. Kürtlerle bu yakınlaşma, 2011’e kadar Kürtlere karşı Türkmenlerle ortak hareket Arapların tedirgin olmasına sebep olmuştur.

İttifakı Çatlatan Diğer Gelişmeler

Maliki her ne kadar üniter bir Irak ve Irak milliyetçiliği eksenli söylemde bulunuyorsa da, 2006’dan beri başında bulunduğu hükûmet döneminde özellikle güvenlik güçleri, enerji, yargı başta olmak üzere devlet bürokrasinin Şiileştirilmesi, üniversitelerde mezhepçi kadrolaşmalara gidilmesi ve benzeri uygulamalar, Sünnî Araplarda dışlanmışlık duygusunu büyük ölçüde artırmıştır.

Yine merkezi yönetime bağlı ordu ile anayasa uyarınca bölge yönetimlerinin kendilerine bağlı olarak tesis ettikleri güvenlik güçleri arasında alan hâkimiyeti kurmak bakımından ciddi çekişmeler meydana gelmektedir. Özellikle İhtilaflı Bölgelerde, Bölgesel Kürt Yönetimine bağlı peşmergeler ile merkezi hükûmet güçleri arasında silahlı çatışmalar yaşanmaktadır. Merkezi hükûmet, Bölgesel Kürt Yönetimine bağlı peşmergelere bütçeden pay vermemek hususunda direnmektedir.

Mart 2011’den bu yana Esad rejimi ile sivil halk arasında devam eden çatışmada Maliki yönetiminin açıkça Beşar Esad’a destek vermesi ve İran’la birlikte bir mezhep ittifakı çerçevesinde hareket ediyor olması, hem Sünnî Arapları hem de Kürtleri ciddi biçimde rahatsız etmiş, Maliki yönetimi İran’ın dümen suyunda hareket etmekle suçlanmıştır. Bu politika, Ankara ile Bağdat’ı da karşı karşıya getirmiştir.

Nuri El-Maliki’nin uygulamalarından memnun olmayan Iyad Allavi liderliğindeki Irakiye listesi ve Sadr grubu hükûmet içi muhalefete başlamıştır. Bu muhalefete karşı Maliki, El Irakiye koalisyonu içindeki farklılıkları kullanarak, bir kısmını yanına çekmeyi başarmış ve El Irakiye koalisyonunu dağıtma yolunda mesafe almıştır. Irakiye içinde bir grup Maliki’nin artan otoritesi karşısında Kürtler ile işbirliği yapmaya başlarken Maliki, Irakiye’nin IKB ile yakınlaşmasına tepki gösteren Musul, Kerkük, Selahattin ve Diyala’daki önemli Sünnî aşiretleri ve siyasetçileri yanına çekmeyi başarmıştır.

Bu arada gerek Şii gerekse Sünnî Araplar arasında federasyon eğilimleri artmış, 2011 yılının Ağustos ayı başlarında Şiilerin çoğunlukta olduğu Basra, Zikar ve Meysan vilayet yönetimleri bu üç vilayeti kapsayan bir federal bölgenin kurulması için anlaşmaya varmıştır. Benzer eğilim Sünnîlerde de görülmeye başlamıştır. Irak Meclis Başkanı Usame El Nuceyfi Musul’da Sünnîler için özel bir bölge talep etmiş, Sünnî Arapların çoğunluğu oluşturduğu Selahattin Vilayeti Meclisi 27 Ekim 2011 tarihinde federalizm oylaması yapmış ve oy çokluğuyla bu konuyu referanduma taşıma kararı almıştır.

Tarık El Haşimi’nin Tutuklanma Kararı ve Yeni Bir Sürecin Başlaması

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’nin, ABD askerinin Irak’tan çekilmesinin üstünden 24 saat geçmeden, Maliki yönetimi tarafından hakkında yurtdışına çıkma yasağı getirilmesi ve tutuklatılmak istenmesinin ardından Haşimi’nin Erbil’e sığınması ile Irak’ta, Sünnî-Şii çatışmasına dönüşme ihtimali çok yüksek olan yeni bir süreç başlamıştır.

Maliki yönetimine yönelik Sünnî ve Kürt muhalefetine Sadr Hareketi lideri Mukteda Es-Sadr’da katılmıştır. Kürtler ve Sünnî Arapların ittifak görüşmeleri çerçevesinde, Tarık El-Haşimi ile Mesut Barzani 19 Nisan 2012 tarihinde İstanbul’da bir araya gelmiştir. Türkiye’deki görüşmenin hemen ardından, 28 Nisan 2012 tarihinde Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, Kuzey Irak Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, Irak Parlamentosu Başkanı Usame El-Nuceyfi, El-Irakiye listesi lideri Iyad Allavi ve Mukteda Es-Sadr birlikte “beşli toplantı” düzenlendiler. Maliki hükûmetinden güvenoyunun çekilmesi ve Maliki’nin üçüncü dönemde yeniden başbakan olmamasının müzakere edildiği toplantının sonunda, Talabani dışındaki tüm taraflar 8 maddelik plan üzerinde anlaşmaya vardılar. Mukteda Es-Sadr’ın bu teşebbüsüne Şii taklid mercii ulema tepki göstermiş ve Şiiler arasında ihtilaf çıkarmasının caiz olmadığını söyleyerek Maliki’nin yanında yer aldılar.

Kendisine karşı oluşan Kürt-Sünnî Arap ittifakının yanı sıra, Kerkük’te Irak Türkmen Cephesi-Bölgesel Kürt Yönetimi yakınlaşmasından da rahatsız olan Nuri El-Maliki, 8 Mayıs 2012’de, Kerkük’te Bakanlar Kurulu’nu toplayarak bir gövde gösterisi gerçekleştirmiştir. Burada, Kerkük’ün bir Irak şehri olduğunu ve böyle kalacağını vurgulayan Maliki, beraberinde Kerkük’e götürdüğü bin kişilik zırhlı ve ağır silahlı askeri birlikleri burada bırakmıştır.

Bu gelişmelerin ardından 1 Ağustos 2012’de Erbil’e giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ertesi gün Bölgesel Kürt Yönetimi’nin inisiyatifi ile Kerkük’e sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Buna Irak merkezi hükûmetinin tepkisi çok sert olmuş ve kendilerinin izni olmadan yapılan bu ziyaret dolayısıyla “Ahmet Davutoğlu’nu tutuklama hakkımız var” açıklaması yapılmıştır.

Nuri El- Maliki Irak’ta 2012 yılının son çeyreğinde, “ihtilaflı bölgeler” olarak adlandırılan Kerkük, Selahaddin ve Diyala’da görev yapmak üzere doğrudan kendisine bağlı “Dicle Operasyonlar Komutanlığı” kurmuş, buna karşılık olarak, IKBY de peşmergelerini bu bölgelere yerleştirmiştir. Karşılıklı restleşmeler, 16 Kasım 2012’de peşmergeler ve Dicle Operasyonlar Komutanlığı’na bağlı birlikler arasında Tuzhurmatu’da çatışmaya sebebiyet vermiştir. “İhtilaflı bölgeler” olarak adlandırılan Kerkük, Musul, Selahaddin ve Diyala vilayetleri bu gelişmelerden sonra, her an patlamaya hazır pimi çekilmiş el bombası haline dönüşmüştür.

20 Aralık 2012’de Irakiye Listesi’nin Sünnî liderlerinden Maliye Bakanı Rafi İsavi’nin Felluce’deki evine ve Bağdat’taki ofisine “anti terör” kapsamında baskın yapılarak, 150’ye yakın korumasının tutuklanması ilişkileri iyice gerdi. Musul, Anbar, Diyala ve Kerkük’te Maliki aleyhtarı çok büyük gösterilere sebep oldu. Maliki muhalifi olarak görünen tek Şii lider olan Mukteda es-Sadr, Nuri El-Maliki’ye yönelik yapılan bu gösterilere destek verdiğini açıkladı. Sünni-Şii çatışmasına dönüşen Bağdat yönetimini protesto eylemleri, 2013'ün ilk çeyreğinde de artarak yayılmaktadır.

20 Nisan 2013’te yapılan yerel seçimler Maliki’nin gücünü ölçmek bakımından önemli hale gelmiştir. Ancak, Irak Bakanlar Kurulu güvenlik sebebiyle Anbar ve Musul seçimlerini 6 ay süreyle ertelemiştir. Erteleme kararına karşı çıkan Sadr Grubu, hükûmetteki 6 bakanın Bakanlar Kurulu toplantılarına katılmama kararı almıştır. Kürt İttifakı ve Irakiye Listesi’nin bakanlarını Bakanlar Kurulu’ndan çekmesinin ardından Sadr Grubu’nun da aynı yönde karar almasıyla 30 kişilik Bakanlar Kurulu’nda Başbakan Nuri El-Maliki ile birlikte sadece 13 bakan kalmıştır.

Türkiye-Irak İlişkileri

Irak’ın 2003 yılında işgali ile birlikte Türkiye, Irak’ın üniter yapısının korunmasını savunan bir politika izlemiş, Irak’ın parçalanacağı ve Iraklı Kürtlerin bağımsız bir Kürt Devleti kuracağı endişesini taşımıştır. Bu endişe, bir yandan Türkiye’nin Kürtlerle meskûn bölgelerinin Türkiye’den kopması, diğer yandan Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Kerkük’e el koyması ihtimalinden kaynaklanıyordu. Bölgesel Kürt Yönetimi ile Türkiye ilişkileri son derece güvensiz ve kopuk hale gelmişti. Diğer taraftan, 2004’ten itibaren PKK’nın Türkiye’ye yönelik saldırılarını artırması, bu eylemlere karşı Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlar düzenlemesi taraflar arasındaki olumsuz havayı daha da kesif hale getirmişti.

Ancak, 2008 yılında Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Türkiye’yi ziyaretinin ardından Kürt yönetimi ile Ankara arasındaki gerginlik azalma seyrine girdi ve taraflar arasında diyalog başladı. Bunu 2009 Mart ayında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün iki günlük Irak gezisi izledi, taraflar arasında imzalanan ‘Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması’ ile petrol, gaz ve enerji nakil hatları işbirliği çerçevesinde Irak petrolünün uluslararası pazara Türkiye üzerinden çıkarılmasının sağlanması hedeflendi.

28 Mart 2011 tarihinde bu defa, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan iki günlük Irak ziyareti gerçekleştirdi. Irak Parlamentosunda konuşan ilk yabancı devlet adamı olan Başbakan Erdoğan konuşmasında, Irak’ın birliğine, kardeşliğine ve Türkiye ile Irak arasındaki yakınlığa vurgu yapmış, Iraklı Şiilerin büyük çoğunluğunun taklid mercii olan Ayetullah Ali Sistani ile görüşmüş ve Hz. Ali’nin türbesi ile Şiilerin 7. İmamı Musa El Kazım ile 9. İmam El-Cevad Muhammed Taki’nin mezarlarının bulunduğu Kazımiye türbesini ziyaret ederek Türkiye’nin mezhep saiki ile hareket etmediğini ihsas ettirmişti. Necef’ten Erbil’e geçen Erdoğan burada Mesut Barzani ile görüşmüş ve Bölgesel Kürt Yönetimini ziyaret eden ilk başbakan olmuştu.

Bütün bu iyi ilişki kurma çabaları, Mart 2011’de başlayan Suriye’deki çatışmalar tarafından önce gölgelenmeye başlamış, daha sonra Maliki yönetiminin İran ile birlikte Baas rejimine destek vermesi, Türkiye’nin de rejime başkaldıran muhalefetten yana tavır koyması dolayısıyla ortadan kalkmıştır. Bağdat’taki merkezi yönetimle ilişkisi bozulan Ankara, bir yandan Bölgesel Kürt Yönetimi ile diğer yandan Sünnî Arap temsilcileri ile ilişkilerini geliştiren bir politika izlemeyi tercih etmiştir.

Sonuç

ABD ve müttefiklerinin 20 Mart 2003’te gerçekleştirdiği “Irak’a Özgürlük Operasyonu” nun ardından, Şii Araplar ve Kürtler demokratik ve federal bir devlet kurmak üzere ittifak edip, bu ittifakı 2009 mahalli seçimlerine kadar devam ettirmişlerdir.

İşgal sonrasında federal bir devlet yapısı tasarlanmış olmakla birlikte, petrol ve doğalgaz rezervlerinin Kürtler, Sünnî Araplar ve Şii Araplar arasında dengeli olmayan bir dağılıma sahip olması dolayısıyla, rant dağıtma esasına dayalı Irak ekonomisi, federal Irak devletinin parçalanmasına sebep olacak görünmektedir. Özellikle petrol rezervleri bakımından zengin bölgelerde ayrılıkçı eğilimler ve federe bölge talepleri artmaktadır.

Öte yandan, bölgedeki mezhep eksenli çatışmalar ve başbakan Nuri el Maliki'nin dengeleri göz etmeyen otoriter yapısı, Kürtler, Sünnî Araplar ve Şii Araplar arasında yeni ittifaklar kurulmasına sebep olmuştur. Bir arada yaşama iradesinin gittikçe zayıflamaya başladığı, düşman algılarının birbirinden farklılaştığı ve federalist eğilimlerin yaygınlaştığı Irak'ta üniter yapıyı muhafaza etmenin maalesef zorlaştığı görülmektedir.

http://www.sde.org.tr/tr/newsdetail/kurtler-sii-araplar-ittifaktan-catismaya/3308 ‘den alınmıştır.

YORUM YAZ
Yorumlar
Bu makaleye henüz yorum yapılmamış.

Yazarın son yazıları
» Kirli sermaye ve 28 Şubat
» Kirli Sermaye ve 28 Şubat III
» Kirli Sermaye ve 28 Şubat II
» Kirli sermaye ve 28 Şubat I
» Alevîlik tartışmaları üzerine Üç Tarz-ı Siyaset
» Kürtler-Şii Araplar: İttifaktan Çatışmaya
» Mali Büyükelçimiz ve Zaman muhabirinin Fransa aşkı!
» Irak Kürt Bölgesi’nde Muhalefetin Şansı Var mı?
» Hillary Clinton ve Yeni Dönem ABD Dış Politikası
» İngilizler ve Erzurum Kongresi